|
Signore Antonio'nun Şarabı |
|
Temmuz ayının güneşli bir sabahı başlıyordu. Daha güneş yavaş yavaş kendini gösteriyordu ve havada bulut yoktu. Hava sıcaklığının bugün de fazla olacağını tahmin edebiliyorduk. Deniz kenarındaki pansiyonumuzdan, denizin çırpıntılı olduğunu görebiliyor, hafif sabah serinliğinin olmasını normal karşılıyorduk.
Napoli
Bugün Napoli' den hareket ile iki günlük gezi için Livorno' ya gidiyoruz. Böyle bir etap seçmemizin nedeni, uzun bir tren yolculuğunun keyfine varmak. Pansiyon sahibinin eşi; programımızı bir gün evvelinden bildirdiğimizden, sabahın köründe kahvaltımızı hazırlamıştı. Kim bilir, erken kalkmaya alışık olmayan Signora Maria; bize mi yoksa erken gelmesi için ikna edemediğinden hizmetçiye mi kızıyordu !? Genelde bu tür tatil sabahlarında çok kuvvetli kahvaltı yapıyoruz. Her çeşit ekmekleri, reçel, tereyağı, zeytin ve peynirleri tüketiyoruz. Kahvaltı masasında ancak yumurta kabukları kalıyor. Pansiyon sahibinin tüketimimiz için ne düşündüğünü önemsemiyoruz. Bilhassa kahvaltıda, İtalyan mutfağının ana malzemelerinden olan manda sütünden üretilen "mozzarella" peynirinin tadına doyulmuyor. Bu peyniri yerken müthiş bir zevk alıyorsunuz. Sabah kahvaltısında bol besin alarak, öğle ve akşam yemeklerini ayak üstü geçiştirip, gezi masraflarını en düşük seviyede tutmaya çalışıyoruz. Eğer öğle ve akşam yemeklerine yüklenirsek, gezinin boyu da kısalacaktır. Hem sonra, bu tür beslenme eşimin de hoşuna gidiyor. Zoraki perhiz yaparak zayıflıyor. Pozzuoli otobüs durağına giderek sabahın ilk otobüsünü bekliyoruz. Gazete bayii açık olmadığından otobüs bileti alamıyoruz. Ama olsun, otobüs şoförü bilet satıyordu. Otobüse bindiğimiz de şoför; " Garaj çıkışında bilet almayı unuttuğunu " ve " bu saatte kontrol memuru gelmeyeceğini " söyleyerek seyahat edebileceğimizi söyledi. Yirmi dakika içinde tren istasyonunun bulunduğu Garibaldi meydanına geldik. Napoli kenti trafik yönünden tam bir keşmekeş içindedir. Fakat sabahın erken saatinde karmaşayı fark etmiyorsunuz. Tren istasyonu işsiz ve güçsüzlerin mekanı sayılabilir. Şarapçıların bir köşede sızarak uyuduklarını görüyorsunuz. Roma'dan aktarmalı Livorna'ya hızlı trende gidiş - dönüş bileti aldık. Napoli'den trenimiz saat 07.50 de hareket ile yola koyuldu. Öğleden sonra Firenze' deydik. Tren yolculuğumuzun uzun zamanını ayakta geçirerek çevreyi gözlemledik. Trenin çok hızlı gitmesi nokta gözlem yapmamızı engelliyordu. Tabiat gözümüzün önünden bir film şeridi gibi akıyordu.
Firenze
Firenze' ye gelir gelmez istasyondaki danışma bürosundan aldığımız kent gezi krokisi ile yönümüzü bularak Firenze gezisine başladık. Firenze müzelerine ait internetten çıkardığımız bilgileri içeren dosya da yanımızdaydı. İlk önce 1435 yılında yapımı tamamlanmış olan Santa Maria Fiore Katedraline gittik. Tüm dünya buradaydı. Katedralin önemli özelliği; dış cephesinin yeşil, beyaz ve kırmızı mermerden inşa edilmesidir. İçeri girmek için kuyrukta bekliyorsunuz. Katedralden çıkan insan kadar içeriye insan alıyorlar. Demek ki içeri girdiğinizde bekleyen insanları düşünmek zorundasınız. Katedralin içi bilhassa gençler ile kaynıyor. Çoğunluğu genç olan insanlar katedralin kubbesi altında yere yatarak, kubbenin vitraylarını inceliyorlar. Yolumuza devam ederek Uffizi Galerisine geliyoruz. Galeri girişinde çok çok uzun bir kuyruk bulunuyor. En az üç saat bekledikten sonra galeriye girebileceğimizi tahmin ederek yolumuza devam ediyoruz. Burada bulunan Dünyanın ünlü ressam ve heykeltıraşlarının baş yapıtlarını göremiyoruz.
Degli Uffizi Galerisi
Ponte Vecchio köprüsünden geçerek görkemli bahçe ve havuzların bulunduğu Boboli bahçelerine geliyoruz. Ponte Vecchio köprüsünün üstünde turistlere hitap eden eşyalar satılıyor. Genelde de kuyumcu dükkanları bulunuyor. Eğer bu türe meraklıysanız başka bir yeri gezmezsiniz. Boboli bahçeleri her şeyden evvel bir sanat eseridir. Bu nasıl olur demeyin, gidip görmelisiniz. Ağaçlar ve çevre birbiri ile o kadar uyumlu ki hayret edersiniz. Boboli bahçelerinde çalılardan geometrik şekiller oluşturulmuş olup, bahçe mimarisi açısından çok önemli dizaynlardır. Çiçek bahçelerinin güzelliğini tamamlayan mermer heykeller ortama bir başka ifade vermektedir. Bahçenin tepesine ulaştığınızda gül bahçesi ile karşılaşıyorsunuz. Rengarenk bakımlı güller. Diğer yanda gölet sularının dinlendirici görüntüsü, bir müze veya bir tarihi eser kadar insanı rahatlatıyor. Parkın kıvrımlı yollarında kameriyeler arasında sürdürülen gezinti uzun bir merdivenden çıkarak Pitti Sarayına ulaşıyorsunuz. Muhteşem Pitti Sarayında, yağlı boya resimleri ve sanat eserlerini görüyorsunuz. Hele sarayın iç mekanı tarif edilmez güzellikte bir sanat eseri. Değişik bir dünyada olduğunuzu fark ederek mutlu oluyorsunuz. Günün son ışıklarına yakın zamanda Michelangelo meydanına yürüyerek çıktık. Boboli bahçeleri bizleri zinde yapmıştı. Tepeden Arno nehrinin ayırdığı Firenze şehrini, püfür püfür esen rüzgarda serinleyerek izlemeye koyulduk. Katedralin ihtişamlı görüntüsü ile tüm yapıların damlarının kırmızı kiremitlerinin , güneşin yatay ışıkları panoramik güzelliğe renk katıyordu. Burada asır öncesine dayanan bu güzellikleri yakalıyorduk.
Firenze
Akşam geç vakit tren ile Livorno'ya geçtik. Tren istasyonu karşısında bulunan bir pansiyonda istirahata çekildik. Gezimizin ikinci gününde çok sıkı kahvaltı ile güne başladık. Sabah erkenden trene binerek yirmi dakikalık yolculuk sonucu Pisa kentine vardık. Pisa onlarca kilisenin bulunduğu bir kenttir. En önemli yeri; turistlerin uğrak yeri olan eğik Pisa Kulesinin bulunduğu alandır. Her turist gibi, ilk olarak gezilmesi yasak olan eğik kuleye koştuk. Kulenin yakınında bulunan heykelli çeşmeyi de fon yaparak eğik kule ile birlikte fotoğraflar çektik.
Pisa Kulesi
Pisa meydanında bulunan Sinpie müzesi, katedral müzesi ve vaftizhaneyi tek bilet ile gezmeniz mümkün. Dini ağırlık içeren bu müzelerin mimari özellikleri dikkat çekici olup gerçekten gezmeye değer. Pisa Kulesinin eğilmesini önlemek için çalışmalar devam ediyordu. Kulenin güney tarafının altından toprak alınarak kulenin yıkılmasının önlendiğini söylüyorlar. Akşam Livorna'ya dönerek sıcaktan ve yürümekten meydana gelen yorgunluğumuzu gidermek için pansiyondaki banyoya kendimizi attık. Bir saat kadar dinlendik ve pizzacıya giderek açlığımızı giderdik, ardından yan tarafta bulunan bara geçtik. Barda boş yer yoktu. Eşim ile birlikte şarap siparişimizi verdik. Çevreyi seyrederken, gezide dikkatimizi çekenleri konuşuyorduk. Bir ara yan masada oturan bir bey; " herhalde turistsiniz " diye söze başlayarak birlikte sohbet etmemizi istedi. Şahsen, bu nazikçe tavır hoşuma gitti. Hiç olmazsa Livorno'nun yerlisi ile sohbet ederek buraları daha iyi tanıyacaktık. Şarabımız bitmek üzereyken Signore Antonio, " Bu içtiğiniz şarap Siena'daki bağlardaki üzümden yapılmaktadır. Burada içilen şarapları pazarlıyorum. Fransız kökenli olan üzüm bağlarımızın üzümünden yapılan şarap çok iyi randıman verdi. Nasıl tadını beğendiniz mi ? " diye soru yöneltti. Hakikaten harika bir şaraptı. Nefis damak tadı veriyordu ve çok hoş bir aromaya sahipti. Birer bardak daha içmemizi önerdi. Son bardak şarapları da kendi hesabına yazdırdı. Koyu sohbet sonunda; "yarın saat 15:00 treni ile Napoli'ye döneceğimizi " ve " erken yatmamız gerektiğini " söyledik. Bunun üzerine Signore Antonio, " Bu şarabı beğendiğinize göre sizlere 10 litre damacana şarap hediye etmek istiyorum. İsterseniz yarın, tren istasyonunun yanındaki Bella Sera lokantasında saat 13:00 'de buluşalım. O lokantaya da şarap veriyorum. İyi dostlarımdır. Öğle yemeğinizi de ben ısmarlamak istiyorum." dedi ve tatlı sohbetimizi noktaladık. Sabahleyin saat sekize doğru kalktık. İstasyon önünden yürüyüp ağaçlıklı çok geniş bir caddeden geçerek kent merkezindeki büyük meydana geldik. Elips şeklinde, bir futbol sahasından daha büyük bir alan; çevresi boyunca yol trafiğe açık, iç alanın sağ ve solunda pik demirden yapılmış süvari heykelleri bulunuyor. Meydan parke taşları ile döşeli. Güneşin konumuna göre atlı süvarilerin çevresinde fotoğraf aldık. Sahile doğru yürüyerek limana geldik. Ana cadde boyunca sağ ve solda bulunan tarihi binaların birinci katları 5 veya 6 metre içerlek olarak inşa edilmiş ve boş kalan alan da yürüyüş alanınıdır. Binalar sütunlar vasıtasıyla dengeleniyor. Binaların altındaki yol boyunca market ve mağazalar bulunuyor. Doğal olarak pastane ve dondurmacılar da bu mekanda yerlerini almışlar. Saat 13:00 'de Signore Antonio ile buluşacağımız lokantaya geldik. Girişteki fiyat listesi gözümü korkuttu. Allahtan masrafı biz ödemeyecektik. Biraz sonra garson gelerek sipariş almak istedi. Ben, " misafirimizi bekleyeceğimizi " söyleyerek siparişimizi ertelettim. On veya on beş dakika sonra garsonu çağırarak, üç tabak spagetti siparişimizi verdik. Karnımız da açtı, tabakları sildik süpürdük. Garson sevisi boşaltmaya geldiğinde, " Signore Antonio' yu tanıyıp tanımadığını " sorduk. Garson da, " Signore' nin birkaç saat evvel telefon açtığını, misafirlerinin olduğunu, rezervasyon yaptığını " söyledi ve " yoksa Signore'nin misafirleri siz misiniz ? " diye sordu. Artık rahatlamıştık. Demek ki " yakın zamanda gelirdi! ". Bu düşünce ile Livorno'nun balıklarından sipariş verdik. Livorna'dan balık yemeden gitmek olur mu ? Hem de ne balık; bol soslu ve yeşil salata ile süslenmiş olarak servis yaptılar. Saat 14:30 'a kadar gelen giden olmadı. Vücudumdan çıkan ateşle beraber terlemeye başladım. Şimdi hesabı nasıl ödeyecektim? Öderdim ama bu hesap bizim üç günlük pansiyon paramıza bedeldi. Bir de üstelik masa hazırlama parası (coperta) vermemiz gerekiyordu ve bu da yediklerimizin üçte biriydi. Ne keriz duruma düştüm, yarabbi ! Trenimizin kalkmasına on dakika kala lokantadan ayrıldık. Sıkıntıyı unutmak için marketten bir şişe Toscano şarabı aldım. Trenin kompartımanına girdiğimde içmeye başlamıştım. Trenin Firenze ve Roma'da yaptığı aktarmaların bile farkına varmadım. Artık eşim sohbetlerinde damacana şarap maceramızı her yerde anlatıyor. Kızımızın bu konuda ne düşündüğünü bilemiyorum ?
<<< Yeniliklerden haberdar olmak için
|
© 2003
www.1de1.com