|
SAFRANBOLU
[1]
Gezimizin
bu bölümünde lokumu ve baharatıyla meşhur Safranbolu’yu bizim
gözümüzden anlatmaya çalışacağız. Her zaman olduğu gibi yazılarımızı
“günlük” formatında yazıyoruz,
bu şekilde hem bizim yaşadıklarımızı takip edebilir, hem de
Safranbolu’yu tanıyabilirsiniz. Bu arada Safranbolu’lu olan
arkadaşlarımız umarız anlatımda herhangi bir hata yapmamışızdır,
eğer görmüş olduğunuz eksik ya da fazla bir bilgi varsa lütfen
bizimle paylaşın...
Neyse,
yağmurlu bir ilkbahar sabahı Safranbolu’ya doğru hareket ettik.
Toplam yolculuğumuz 4 - 4.5 saat kadar sürdü ve yaklaşık olarak
450 km. yol gittik. Güzergahımız şu şekildeydi; önce Ankara
istikametini takip ederek Bolu’ya
kadar otobandan gittik,





Bolu’ya
gelince otobandan çıkıp Gerede’den
Kastamonu-Karabük
yoluna saptık ve Karabük levhalarını takip ederek önce Karabük’e,
ardında da Safranbolu tabelasını
takip ederek, 8 km sonra da Safranbolu’ya ulaştık.



Safranbolu’daki
ilk durağımız, Safranbolu ve çevresinin en meşhur köyü olan “YÖRÜK
KÖYÜ” oldu.

Doğrusu
kelimelerle zor ifade edilecek güzellikte olan bu köye vardığımızda
oldukça acıkmıştık. O gün 23 Nisan haftasına denk geldiği için
köy oldukça kalabalıktı. Bu nedenle yerli,
yabancı her taraf turist kaynıyordu.


Zar
zor arabalarımızı park ettikten sonra köyün en meşhur yemek
yenilecek yeri olan "Yörük Sofrası"
'na doğru yöneldik. Burası, köyün merkezindeki caminin 20-30
metre aşağısına doğru yürüdüğünüzde sol tarafta hemen karşınıza
çıkıyor. “Yemek yenilecek yer”
diyoruz çünkü burası ne lokanta, ne kır kahvesi, ne cafe, ne de
bir evdi. Bunların hepsinin karışımı olan bir yerdi demek en doğrusu
galiba. Güllerin ve yeşil bitkilerin arasında, ağaç kütüklerinin
taşıdığı, yöresel örtülerle süslü tepsilerin oluşturduğu
masaları, yine ortama uyan hasır tabureler ve el yapımı 2-3 kişilik
tahta koltuklar çevreliyordu. Küçük bir havuz ise ortama ayrı
bir keyif katıyordu.


Burası
aslında eskiden kahve olarak kullanılan bir mekanmış. Erkekler
akşamları yemekten sonra buraya gelip kendi aralarında sohbet
eder, sıra geceleri yapar, hatta söz keserlermiş. Evet yanlış
okumadınız. Söz keserlermiş! Erkek babası, talip oldukları kızın
babasından kızını burada ister ve yine sözünü burada alırmış.
Kız babası “Verdim gitti!” der ve
böylece söz kesilirmiş.

Yani
kahveler Safranbolu’da da olduğu gibi Yörük Köyü’nde de günümüzdeki
manasından çok farklı amaçlara da hizmet ederlermiş. Burasını
eski halini olduğu gibi koruyarak restore etmişler. Asıl kahvenin
yer aldığı kapalı mekanın kapısından içeri adımınızı attığınızda
sizi yine dışarıdaki gibi sıcak bir ortam karşılıyor.
Duvarları çepeçevre çevreleyen, üzerine halı serilmiş,
sedirler üzerinde yaslanmak için içi samanla dolu ve halk dilinde
“Halı yastık” denilen yastıklar
konulmuş. Bu yastıkların üzerinden, bembeyaz örtülerin ucuna
dikilmiş el emeği danteller salınıyor. Camları ise yine el yapımı
beyaz iş perdeler süslemekte. Duvarda asılı duran gaz lambası
elektriğe inat “Ben de varım”
dermişçesine sabırla kullanılmayı bekliyor. Şu an kullanılmasa
da eski zamanlarda, ışığında yapılan göz nuru nakışların,
çalışılan derslerin, okunan kitapların, dinlenen radyoların,
aile arasında yenilen sıcacık akşam yemeklerinin, televizyon
olmadan yapılan o tatlı ve sevgi dolu sohbetlerin izini hala taşımakta.
Eski
günlerin hayalinden, gözümüze takılan baklava tepsisinin muhteşem
görüntüsü ile bir anda sıyrıldık ve ne kadar aç olduğumuzu
tekrar hatırlayarak hemen gözlemelerin siparişini verdik. Evet
buranın en meşhur yemeği, patatesli, kıymalı, peynirli, ıspanaklı
gözlemeler, yanında mis gibi yayık ayranı ve tabi ki adeta “Ye
beni” diye bağıran ev baklavası. Gözlemeler oturduğumuz yerin hemen
yanındaki ocakta köyün kadınları tarafından yapılıyor. Bir
hanım oklava ile gözlemeleri açıyor, diğer hanım içini
dolduruyor, bir diğeri de ateşin üstündeki saçta pişiriyor. Pişen
gözlemeler dumanı üstünde servis yapılıyor. Servisi işletmenin
sahibi hanım ile eşi ve çocukları yapıyor. O kadar sıcak, o
kadar ilgililer ki adeta evimizde hissediyoruz kendimizi. Elleriyle
masamıza kadar getirdikleri gözlemeleri tam ağzımıza götürmek
üzereydik ki “Durun!” dediler. "Durun
o gözleme köy tereyağı sürülmeden yenmez. Tadına tat katmak
istiyorsanız mutlaka tereyağı sürün” diyerek masamıza
sapsarı, mis gibi süt kokusu burnumuza kadar gelen bir tabak
tereyağını getirdiler. Saldırdık bıçaklarla tereyağına. Sürdük
dumanı hala tüten gözlemelerin üstüne. Buzda dans eden patenci
edasıyla süzüldü tereyağı gözlemelerin üzerinde. Daha fazla
sabredemedik. Ağızları bir dakika boş durmadan konuşan
bizlerden artık hiç ses çıkmıyordu. Hepimiz çölde su bulmuş
insanlar gibi kana kana, damağımızda bıraktığı lezzetle bizi
adeta sarhoş eden gözlemeleri büyük bir iştahla midemize
indirmeye başlamıştık. Bazılarımız “Yiyemem”
diyerek 1 tane istedikleri gözlemenin adedini, 2 hatta 3’e çıkartmışlardı
bile. Bu arada nefis yayık ayranı da lezzet sarhoşluğundan
yutmayı unuttuğumuz anlarda gözlemelerin midemizle buluşmasına
yardımcı oluyordu.
Kısa
bir zaman içinde sayısını ancak servis yapan hanımın yazarak
hatırlayabildiği kadar gözlemeyi afiyetle yedikten sonra sıra ev
baklavasına gelmişti. Önce “Ben yemem çok
doydum.” , “Tatlı ile aram hoş değil.”
diyen arkadaşlar başta olmak üzere masamızda bir sanat eseri
gibi duran baklavanın davetkâr görüntüsüne daha fazla
dayanamayarak saldırdık. Her ısırışta daha fazla tadına vardığımız
baklava ağzımızda adeta bir anda eriyor, 40 kat yufkanın arasından
ağzımıza dağılan ceviz parçalarını bir an önce daha fazla
yutmak isteğiyle tüm dişlerimizle çiğniyorduk. Biz çılgınlar
gibi yerken bir anda bir sürü çekik gözlü insanın bakışlarını
üzerimizde hissettik. Başımızı çevirdiğimizde Çin’li bir
grubun ellerindeki fotoğraf makineleri ile resimlerimizi çektiklerini
fark ettik. Her halde yemek yemenin nasıl bir şey olduğunu fotoğraf
karelerine hapsederek ülkelerine götürmek istemişlerdi.
Mekanın sahibi hanım onları içeri davet etme gereği bile duymamıştı.
Sebebini sorduğumuzda onların bir baklava veya gözlemeyi 3 kişi
yediklerini, üç beyazdan (şeker,un,tuz) uzak durduklarını söyledi.
Kısmen haklı olsalar da biz, şu üç günlük dünyada bizim az
önce aldığımız zevki tadamayacak olmalarına hayıflanırken
onlar ellerindeki muz ve elmalarla uzaklaşmışlardı bile. Üzerimize,
yemek sonrası çöken rehavetin bizi saran tatlı bir huzurla birleşmesi
ile tam manasıyla gevşemeden hesabı isteyip kalkmaya karar
verdik. Yediğimiz onca şeye rağmen kişi başı ortalama 2,5
milyon tutarında gelen
hesabı ödeyip kalktık.
Köyün
içine doru yürürken sağlı sollu sıralanan küçük dükkan içlerinde
ve sokağa taşan tezgahlarda el emeği, göz nuru ile yapılan örtüler,
perdeler, bluzlar “Beni al” , “Beni
de al” diyerek nazlı nazlı ılık rüzgarın eşliğinde
sallanıyorlardı.

Hepsi
birbirinden güzel bu hediyeliklerden Safranbolu’da daha çok çeşit
bulabiliriz diye düşünerek yürürken yolun iki tarafında
bulunan tarihi evler adeta bizi selamlıyorlardı. Onca zamana,
kara, yağmura, rüzgara direnmiş ve bugüne kadar dimdik ayakta
kalmış olmanın haklı gururunu taşıyorlardı adeta. Hepsi bakımlı
idiler. Beyaz, sarı renklerde ve kahverengi kepenkleri ile birer
sanat eseriydiler.

Büyük
Fotoğrafları Görmek İçin Aşağıdaki Ufak Resimlere Tıklayın
Hemen
hemen her kapının önünde yaşlı hanımlar oturmuş dantel örüyorlar
ve konuşuyorlardı. Sohbetleri öyle sıcak ve içtendi ki tam katılmayı
düşündüğümüz anda yanımıza yaşlıca bir hanım yaklaştı.
Evini yeni restore ettirdiğini, istersek gezebileceğimizi söyledi.
Oyasını kendi eli ile yaptığı belli olan bembeyaz bir başörtüsünün
(yöresel dilde “yazma” denir.) çevrelediği
ve yaşına rağmen hala genç ve güzel görünen, belki de hiç
makyaj görmemiş yüzüne, gözlerini alan güneşten korumak için
ellerini siper ederek arkadaşlarımızdan birisine;
“Ben seni tanıdım.” dedi.
“Sen benim torunumun arkadaşısın
değil mi?”. Birine benzettiği açıktı ama öylesine içten
ve sevinçle konuşuyordu ki arkadaşımız bu tatlı nineyi kırmaktan
korkarak onu tanımış gibi davrandı. Meğer ninemiz uzakta olan
torununu özlemiş ve arkadaşımızı görünce sanki onu görmüş
gibi mutlu olmuş.

Kulağımızı
tırmalayan sessizlik içinden duyma özürlü olmadığımızı hatırlatan
kuş sesleri geliyordu. Eski-yeni, doğa, insan hepsi birbirine karışmış
gibiydi. Uzun zamandan beri benliğimizin ta derinlerden gelen
eskiye dönme-doğa ile bütünleşme arzusunu tatmin etmenin
mutluluğu ile belki bir parçamızı da eskiye katarak, arabalarımıza
binip 10km. mesafedeki Safranbolu merkezine doğru tekrar hareket
ettik...
|